29 Kasım 2016 Salı

Depresyon Nedir? Belirtileri Nelerdir?

Son yıllarda herkes tarafından sıkça kullanılan bir kelime var. Depresyon. Hatta o kadar sıkça kullanılıyor ki en hafif üzüntü ve dertlerimizde "ben depresyondayım" gibi bir tabir gelişti.

Peki Depresyon bu kadar basit bir hastalık mıdır? Bu kadar hızlı bir şekilde depresyon gelişebilir mi?


Sizlere bu yazımda Depresyonu iyi bir şekilde açıklamaya çalışacağım. Özellikle depresyon hakkındaki yanlış bilinen bilgileri de bir miktarda düzeltebilmeyi amaçlıyorum.

Depresyon Nedir?

Depresyon; uyaranlara karşı duyarlığın azalması, girişim gücünün ve kendine güvenin yiterek umutsuzluğun, karamsarlığın güçlenmesi biçiminde beliren ruhsal bir bozukluktur.

Depresyon anlık duygulanım bozukluğu değil, uzun süreli bir duygudurum bozukluğudur. Hastalık demek için ise; bazı semptomların bir araya gelmesi, belli bir süre geçmesi ve hasta kişinin işlevselliğinin bozulması gerekiyor.

Bütün toplumlarda kadınlarda yaklaşık olarak iki kat daha fazla görülmektedir. Bu durum hormonal farklara, çocuk doğurmaya, kadınların erkeklerden daha fazla psikososyal stresöre maruz kalmalarına bağlanmıştır ancak kesin olarak bu farkın nedeni bilinmemektedir.

Depresyon tüm yaşlarda görülebilir. Depresyon vakalarının %50 si 20-50 yaşları arasındadır. Sıklıkla 40'lı yaşlarda başlar.

Depresyon Nasıl Ortaya Çıkar?

Depresyonun temeli de diğer birçok hastalık gibi biyo-psiko-sosyaldir. Yani biyolojik altyapının bozulması, psikolojik etkiler ve sosyal çevre hastalığın zeminini oluşturmaktadır. Bu üç bileşenin beraberliği sonucunda beyinde biyojenik aminler olan norepinefrin, serotonin ve dopaminin azalması ile hastalık ortaya çıkar.

Depresyon hakkındaki en büyük yanlış, hastalığın tamamiyle psikolojik oduğunun sanılması. Ve bu yüzden basit çıkarımlarla hastalığın geçebileceği düşüncesi. Ancak az önce bahsettiğim üzere, beyin yolaklarında iletimi sağlayan nörotransmitter adını verdiğimiz bu maddelerin azalması hastalığın biyolojik bir bozukluk olduğunu ortaya koyuyor.

Depresyon Tanısı Nasıl Konur?

Depresyon tanısı "Amerikan Psikiyatri Birliği"nin tanı ölçütlerine göre konmaktadır. En son 2014 yılında güncellenen bu ölçütler DSM-V Depresyon Kriterleri olarak bilinmektedir.

Bu tanı ölçütlerine göre biraz sonra bahsedeceğim 9 hastalık semptomunun en az 5'inin bulunması gerekiyor. Ve yine bu tanı kriterine göre en önemli özelliklerden biri de, hastalık diyebilmemiz için bu semptomların en az 2 haftadır devam ediyor olması lazım. Konunun başında değindiğim gibi Depresyon kısa süreli bir duygulanım bozukluğu değil, uzun süreli bir duygudurum bozukluğudur. Bu yüzden semptomların 2 haftadır olması önemli bir özelliktir.

Şimdi bir Depresyon hastasında oluşan semptomları sıralayalım;

1 - Hastanın kendisinin bildirmesi ya da başkalarının gözlemesi ile belirli, hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren depresif duygudurum hali
2 - Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren, etkinliklerin çoğuna karşı ilgide belirgin azalma ya da bunlardan eskisi gibi zevk almıyor olma
3 - Diyette değilken önemli derecede kilo kaybı ya da kilo alımının olması veya hemen her gün iştahın azalmış ya da artmış olması
4 - Hiç uyuyamama ya da aşırı derecede uyuma
5 - Ruhsal gerilim halinde durmadan hareket etme ya da hiçbir şekilde hareket etmeme
6 - Yorgunluk - bitkinlik hali ya da enerji kaybının olması
7 - Değersizlik, aşırı ya da uygun olmayan suçluluk duygularının olması
8 - Düşünme ya da düşüncelerini yoğunlaştırma yetisinde azalma ya da kararsızlık
9 - Yineleyen ölüm düşünceleri, intihar düşünceleri, intihar girişimi ya da özgül bir intihar tasarısının olması


Bu semptomların hemen her gün ve yaklaşık olarak 2 haftadır sizde veya yakınlarınızda olduğunu düşüyorsanız bir psikiyatri uzmanına danışmanızda fayda var. Uzmanın size vereceği tedavi ile Depresyon çok yüksek bir oranda tedavi edilmektedir. Uygun tedavi ile hastalar birkaç hafta içinde eski işlevsel düzeylerine kavuşmaktadır.

Konu hakkında detaylı bilgi için hazırladığımız aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz;


Sağlıkla dolu günler dileriz. 

Doktor Bun | 29.11.2016 - Salı

Doktor Bun'u sosyal medyada da takip edin ; 

 
Bu yazı Doktor Bun tarafından tıbbi kaynaklar kullanılarak yazılmıştır. Konu hakkında ilerleyen yıllarda yapılacak çalışmalarla ortaya çıkan değişmelerle birlikte bu yazı da güncellenecektir. Ayrıca bu yazı tamamiyle bilgilendirme amacıyla yazılmıştır. Hiçbir şekilde tanı ve tedavi amacıyla kullanılamaz.

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Tip 2 Diyabet Nedir?

Tip 2 Diyabet, "insüline bağımlı olmayan diyabet" ve "erişkin yaşta görülen diyabet" olarak da bilinir. Toplumda en sık görülen diyebet formudur. Tanı konulan diyabet hastalarının %90'ı Tip 2 Diyabet'tir. 


Tip 2 diyabet insülinin etkisine karşı direnç gelişmesi ya da insülin duyarlığının azalması ile oluşur.
İnsülin sentezi ve salgılanmasının azalması ya da bazen tamamen ortadan kalkması ile de oluşabilir.
Dokuların insüline yanıt verirliğini sağlayan hücre zarındaki insülin reseptörlerinin bozulması olayın baş sorumlusudur. Bunun dışında özel bir bozukluk bilinmemektedir.

Tip 2 diyabetin erken evrelerindeki başlıca bozukluk insülin duyarlılığındaki azalmadır.
Bu durum kandaki insülin seviyelerinin artması ile kendini gösterir.
Hastalığın bu aşamasındaki hiperglisemi alınacak çeşitli önlemler ve karaciğerde glikoz yapımını azaltan ya da insülin duyarlığını arttıran ilaçlar kullanılarak geri çevrilebilir. Hastalık ilerledikçe, insülin salgılanmasındaki bozukluk daha da ilerler ve genellikle hastalara insülin vermek bir zorunuluk halini alır.

****

Tip 2 diyabetin oluşma nedeni tam olarak bilinmese de, bazı nedenler ortaya sürülmüştür.

Bunlar; 

  • Obezite
  • Yetersiz egzersiz
  • Sağlıksız beslenmedeki artış
  • Yaşlanan nüfus
  • Genetik yatkınlık'tır. 

Obezitenin, bireyleri insülin direncine yatkın hale getirdiği bilinmektedir.  Tip 2 diyabet hastalarının yaklaşık %55’i obezdir. İleri yaş Tip 2 Diyabet için en önemli nedenlerden biri olsa da, geçtiğimiz 10 yılda tip 2 diyabet çocukları ve gençleri de etkilemeye başlamıştır. Bu artışın sebebi ise son on yıldaki çocukluk çağında sıklığı artan obezitedir. 

****

Tip 2 Diyabetlilerin yakınmaları, Tip 1 Diyabetlilere benzemekle birlikte daha hafif görülür. Ve bu yakınmalar yavaş yavaş ilerler. Bu sebeple hastalık gerçek başlangıcından yıllar sonra (ortalama 5 yıl sonra) fark edilir. Hatta bazen komplikasyonlar geliştikten sonra ancak tanı konabilir. 

Tip 2 Diyabette ortaya çıkan başlıca semptomlar ise şunlardır:

  • Sık idrara çıkma ve gece idrara çıkma
  • Aşırı susuzluk hissi ve bu yüzden sıkça su içme
  • Aşırı yorgun hissetme veya geçmeyen yorgunluk
  • Sebebi bilinmeyen kilo kaybı
  • Vücuttaki yaraların geç iyileşmesi
  • Bulanık görme
  • Yorgunluk  
  • Kuru ve kaşıntılı cilt 
  • Sık sık enfeksiyon geçirme
  • Cinsel sorunlar 
  • Ellerde ve ayaklarda uyuşma - karıncalanma 

Tip 2 diyabet yıllarca farkedilmeden devam edebilir.
Çünkü görünlen hastalık semptomları genellikle ya hafiftir, ya hiç semptom yoktur ya da çok seyrektir. Genellikle ketoasidoz nöbeti görülmez.

Ancak, farkına varılmayan tip 2 diyabet, diyabetik nefropati sebebiyle böbrek yetmezliğine, çeşitli damar hastalıklarına, diyabetik retinopati sebebiyle görme kaybına, diyabetik nöropati sebebiyle duyu ve ağrı hissinin azalmasına, alkole bağlı olmayan yağlanma sebebiyle  karaciğer hasarına ve diyabetik kardiyomiyopati sebebiyle de kalp yetmezliğine yol açabilir.

****

Diyabeti iyileştiren net bir tedavi yoktur. Ancak tedaviler kan glikoz seviyesini olabildiğince normal tutmayı hedefler.
Bu da semptomlarınızı kontrol altına alacak ve sonradan gelişecek sağlık sorunlarınızı en aza indirecektir.

Tip 2 diyabet ilk başta genellikle fiziksel aktiviteninin arttırılması, karbohidrat alımının azaltılması ve zayıflama rejimleri ile tedavi edilmeye başlanır. 
Bu tedavi yaklaşımı ile kilo kaybı sağlanırsa bir miktar insülin duyarlılığını düzeltir.
Bazen sadece bu tedavi yaklaşımı ile uzun süreli olarak glukoz seviyelerini kontrol etmek olasıdır.

Ancak, bu bireylerde insüline direnç eğilimi ortadan kalkmaz ve bu yüzden diyet, egzersiz ve kilo kontrolüne devam edilmelidir.

Eğer gerekiyorsa tedavide ikinci adım, oral antidiyabetik ilaçlar ile tedavidir.
Hastalığın başlangıcında insülin üretimi henüz hafif derecede bozulduğu için ağızdan alınan ilaçlar insülin üretimini iyileştirebilirler.
Bu ilaçlar karaciğerden salınan glukoz miktarını düzenleyip, bir dereceye kadar insülin direncini azaltabilirler ya da insülin direncini büyük ölçüde iyileştirebilirler.

Pankreasın beta hücrelerindeki insülin salgılanmasının daha da bozulması sonucunda ağızdan alınan ilaçlar eninde sonunda yetersiz gelebilirler.
Bu noktadaki hastalarda glukoz düzeylerini normal ya da normale yakın bir seviyede tutabilmek için insülin tedavisi gereklidir.

****

Tip 2 diyabetiniz varsa, sağlığınıza daha fazla dikkat etmeniz gerekmektedir.
Sağlığınıza dikkat etmek diyabetinizin tedavisini kolaylaştıracak ve komplikasyon oluşma riskini en aza indirecektir.

Tip 2 Diyabetli bir kişi nelere dikkat etmelidir?

  • Sağlıklı ve dengeli beslenmelisiniz
  • Fazla kiloluysanız kili vermelisiniz, ardından da sağlıklı kilonuzu korumalısınız
  • Sigarayı bırakmalısınız
  • Alkolü bırakmalı ya da asgari seviyeye indirmelisiniz
  • Düzenli egzersiz yapmalısınız
  • Düzenli olarak kan şekeri takibinizi yapmalısınız
  • Sizler için uygun görülen tedaviye mutlaka uymalısınız
  • Size söylenen periyotlarda kontrollerinize gitmelisiniz
Konu hakkında detaylı bilgi için hazırladığımız aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz;


Sağlıkla dolu günler dileriz. 

Doktor Bun | 30.07.2016 - Cumartesi

Doktor Bun'u sosyal medyada da takip edin ; 


Bu yazı Doktor Bun tarafından tıbbi kaynaklar kullanılarak yazılmıştır. Konu hakkında ilerleyen yıllarda yapılacak çalışmalarla ortaya çıkan değişmelerle birlikte bu yazı da güncellenecektir. Ayrıca bu yazı tamamiyle bilgilendirme amacıyla yazılmıştır. Hiçbir şekilde tanı ve tedavi amacıyla kullanılamaz.

Kolostrum (Ağız Sütü) Nedir?

Yenidoğan bebekler için en ideal besin olan anne sütünün mükemmel içeriği, bebeğin sağlıklı bir şekilde gelişmesini sağlayacak çok önemli maddeler içermektedir.
Tüm mamaların referans aldığı, benzemeye çalıştığı mama anne sütüdür.


Ticari olarak, inek sütünün bileşimleri değiştirilerek yeni mamalar yapılsa bile hiç birisi anne sütünün yerini tutmamaktadır.
Bu mükemmel besin ögesi; bileşiminin yanı sıra, her zaman steril ve ideal sıcaklığa sahiptir.
Anne sütündeki enzimler, hormonlar, büyüme faktörleri ve antioksidanlar bebek için sayısız fayda sağlamaktadır.

****

Kolostrum genel olarak tüm memelilerde, genellikle doğumun birinci gününde gelen ve ortalama 4-7 gün süren, süt bezleri tarafından üretilen sütün değişik bir formudur.
Halk dilinde ağız sütü olarak da bilinir. Bileşimi normalden farklıdır ve hafif sarımsı renktedir.

Bu bileşiminde yüksek oranda protein ve bağışıklık kazandıran immün sistem elemanları içerir.
Laktoz ve süt yağı normal süte göre daha düşük seviyede bulunur.
Ayrıca normal süte oranla bazı mineral ve vitaminler daha yüksek miktarda bulunmaktadır.

Başlangıçta az miktarda gelen kolostrum esas anne sütü gelene kadar bebek için yeterlidir.
Başka herhangi bir ek mamaya ihtiyaç yoktur. Bebek emdikçe miktarı giderek artar.

****

Yenidoğan bebeklerin son derece küçük bir sindirim sistemleri vardır ve kolostrumun içinde oldukça konsantre ama bir o kadar da yoğunluğu az besleyici maddeler bulunmaktadır.
Bu sayede bebeğin ilk karşılaştığı besin olan anne sütünü daha rahat sindirmesi sağlanır.

Aynı zamanda laksatif etkisiyle de bebeğin ilk kakasını, mekonyumu kolayca çıkarmasını sağlar. Bu nedenle doğumdan sonraki ilk yarım saat içinde bebek, emzirilmesi için anneye verilmelidir.

Anne sütünde olduğu gibi kolostrum da güçlü beyaz kan hücreleri ile bebeğe sayısız antikorlar sağlar.
Bu hücreler, dünyadaki ilk günlerinde bebeği hasta edebilecek zararlı canlılarla savaşır.
Bu yüzden hem kolostrum, hem de anne sütü insan kanına diğer tüm ek mamalardan çok daha fazla benzerdir.

****

Colostrum hakkındaki bilgileri  toplar isek;

Antikordan zengindir - Enfeksiyon ve allerjiden korur.
Laksatif  etkisi vardır - Mekonyumu temizler sarılığın önlenmesini kolaylaştırır.
Büyüme faktörleri içerir -  Barsağın olgunlaşmasını sağlar.
Vitamin A’dan zengindir - Enfeksiyonların daha hafif geçirilmesini sağlar.

Konu hakkında detaylı bilgi için hazırladığımız aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz;


Sağlıkla dolu günler dileriz. 

Doktor Bun | 30.07.2016 - Cumartesi

Doktor Bun'u sosyal medyada da takip edin ; 


Bu yazı Doktor Bun tarafından tıbbi kaynaklar kullanılarak yazılmıştır. Konu hakkında ilerleyen yıllarda yapılacak çalışmalarla ortaya çıkan değişmelerle birlikte bu yazı da güncellenecektir. Ayrıca bu yazı tamamiyle bilgilendirme amacıyla yazılmıştır. Hiçbir şekilde tanı ve tedavi amacıyla kullanılamaz.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Tip 1 Diyabet Nedir?

Tip 1 Diyabet,  "insüline bağımlı diyabet", "juvenil diyabet" ve "çocukluk çağında başlayan diyabet" olarak da adlandırılmaktadır. 
Daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülür.  
Diyabetin bu türünde, insülin yapımından sorumlu pankreas beta hücrelerinin harabiyetine bağlı olarak gelişen mutlak veya göreceli insülin hormonu eksikliği vardır.


Tip 1 diyabetin tam olarak nedeni bilinmemektedir. 
Bu hastalığa genetik yatkınlığı olan kişilerde; genellikle viral enfeksiyonlar, stres veya travma gibi bir olay sonrasında tetiklenmektedir. 
Bunun sonucu genetik yatkınlığı olan bireylerde insülin hormonunun üretiminin yapıldığı pankreasın beta hücreleri, otoimmün (bağışıklık aracılı) bir süreç sonrası tamamen ortadan kalkar.
Böylece bireylerde glikozu hücrelerin içine sokan insülin hormonu üretimi olmaz. 

Tip 1 diyabet, tüm diyabet hastalarının %5 - 10 luk bir kısmını oluşturmaktadır. 
Bu diyabet türü hem çocukları hem de yetişkinleri etkileyebilir ama eskiden bu hastalığa “çocukluk çağı diyabeti” adının verilmesinin sebebi, çoğunlukla çocukları etkilemesi yüzündendir.

Çocukluk çağında tip 1 diyabet sıklığı ülkeler ve bölgeler arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki 100.000 çocuktan 1-42'sinde diyabet gelişmektedir.
Tip 1 diyabet genel olarak kuzey ülkelerinde daha sık görülmektedir.

Hastaneye başvurma sırasında hastaların; 
ağız kuruluğu, 
çok su içme, 
sık idrara çıkma, 
sürekli açlık hissi, 
kilo kaybı, 
bulantı
yorgunluk ve halsizlik gibi yakınmaları vardır.  Bu yakınmalar çoğunlukla son birkaç gün ya da birkaç hafta içinde ortaya çıkar. 

Hastalıktan etkilenen insanların çoğu hastalığa yakalandıklarında sağlıklı ve normal kilodadırlar. Özellikle hastalığın başlangıcında insülin duyarlılığı ve insülin yanıt verirliği genellikle normaldir.

Önceki dönemlerde diyabetin bu tipi yalnızca çocuklarda görülmekte iken günümüzde yetişkin yaşlarda da görülmeye başlanmıştır. Artık Tip 1 diyabet olgularının yarısı 15 yaşından sonra ortaya çıkmaktadır.

Erişkin yaşta (genellikle 25 yaşından sonra) görülen tip 1 diyabet formu "LADA" (latent autoimmune diabetes in adult) olarak adlandırılmaktadır.

Tip 1 diyabetli hastaların bir kısmı bebeklik yaşlarında da olabileceği için bu yaş gruplarında hastanın şeker tedavisi kadar vücut gelişimlerinin de yakından takibi gerekir.

Hastalar, mutlak veya göreceli bir insülin yetersizliği olduğundan ömür boyu insülin hormonunu dışardan (enjeksiyon yoluyla) almak zorundandırlar.

Bu nedenle Tip 1 diyabet, İnsüline Bağımlı Diyabet (Insulin Dependent Diabetes Mellitus=IDDM) olarak da isimlendirilmektedir. 

Tip 1 diyabetin başlıca tedavisi, henüz hastalığın başında bile olsa, sentetik insülinin vücuda enjekte edilmesi ve kan şekeri seviyelerinin sıkı bir şekilde gözlenmesidir.

Eğer insülin olmazsa, sıklıkla diyabetik ketoasidoz durumu oluşur ve koma ile sonuçlanabilir.

Günümüzde Tip 1 diyabetin tedavisinde, her ne kadar hastalığın seyrini geri çeviremese de, hayat tarzı değişiklikleri (diyet ve egzersiz) de önem kazanmıştır.

Monoklonal antikorlar ya da kök-hücre kaynaklı tedaviler hayvan çalışmalarında etkili olmalarına karşın henüz insanlar üzerindeki klinik çalışmalar tamamlanmamıştır.
Tip 1 diyabetin oluşmasını engellemek için koruyucu bir önlem yoktur.

Tip 1 diyabetin tedavisinin aralıksız olarak sürdürülmesi tüm vakalar için çok önemlidir.
Eğer hastanın aldığı insülinin dozu ve kan şekerinin düzenli olarak kontrol edilmesi konusunda yeterince iyi eğitimi, bilinci, özeni ve disiplini varsa Tip 1 diyabet tedavisi hastaların normal hayatlarını sürdürmelerini engellemez. 


Konu hakkında detaylı bilgi için hazırladığımız aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz;


Sağlıkla dolu günler dileriz. 

Doktor Bun | 09.07.2016 - Cumartesi

Doktor Bun'u sosyal medyada da takip edin ; 


Bu yazı Doktor Bun tarafından tıbbi kaynaklar kullanılarak yazılmıştır. Konu hakkında ilerleyen yıllarda yapılacak çalışmalarla ortaya çıkan değişmelerle birlikte bu yazı da güncellenecektir. Ayrıca bu yazı tamamiyle bilgilendirme amacıyla yazılmıştır. Hiçbir şekilde tanı ve tedavi amacıyla kullanılamaz.

Diyabet Nedir?

Diabetes mellitus, sıklıkla yalnızca diyabet olarak adlandırılan bir hastalıktır.
Genellikle kalıtımsal ve çevresel etkenlerin birleşimi ile oluşan ve kan glikoz seviyesinin aşırı derecede yükselmesiyle (hiperglisemi) sonuçlanan kronik bir metabolik bozukluktur.



Diyabet, insülin salgılanmasındaki yetersizlik ya da insülinin etkisindeki bir bozukluk sonucunda ortaya çıkan yüksek kan şekerinin yol açtığı bir grup hastalığı tanımlamak için kullanılan ortak bir terimdir.

Diyabet ya insülin üretiminin azalması yüzünden (Tip 1 Diyabet) ya da insülinin etkisine karşı direnç gelişmesiyle (Tip 2 Diyabet - Gestasyonel Diyabet) oluşur. 
Her iki durum da sonuçta kan şekerinin yükselmesine (hiperglisemi) neden olur.

Peki diyabetin oluşmasına ne neden olur?

Pankreasta insülin yapan hücrelerin tahrip olması
Genetik faktörler
Dış etkenler 
Virüsler ve bakteriler
Fiziksel, kimyasal nedenler  ..... diyabetin oluşmasındaki etkenlerdendir.

Normal metabolizma da besinler, vücudun başlıca yakıtı olan glikoza (şeker) dönüşmek üzere bağırsaklarımızda parçalanırlar. Daha sonra bu glikoz bağırsaklardan kana geçer ve kandaki şeker düzeyi yükselmeye başlar. Pankreas, kaslarımızın ve diğer dokuların kandan glukozu alıp enerji olarak kullanmalarını sağlayan "insülin" adı verilen bir hormon üretir.

İnsülin anahtar görevi görerek hücrelerin kapılarını açar ve glikozun hücre içine girmesini sağlar. Hücreler glikozu yakıt olarak kullanır. Eğer glukoz miktarı vücudun yakıt ihtiyacından fazla ise karaciğerde, yağ dokusunda depolanır. 

Şayet insülin hormonu vücudumuzda olmazsa ya da etkisi bozulmuş ise şeker hücrenin içine taşınamayacağı için, glikoz kanda artarak kan şekeri yükselmesi (Hiperglisemi) gelişmiş olur.

Bu kan şekeri yüksekliği sürekli olarak devam edecek olursa organlarımızda (sinir, göz, kalp, böbrek vs) zaman içerisinde ciddi bozukluklara neden olur.

Diyabeti olmayan bir birey kan şekeri düzeyi açlık halinde 120 mg/dl, tokluk halinde (yemeğe başladıktan iki saat sonra) 140 mg/dl’nin üstüne çıkmaz.

Açlıkta veya toklukta ölçülen kan şekeri düzeyinin bu değerlerin üstünde olması diyabetin varlığını gösterir. Normal bir insanda kan şekeri 70-100 mg/dl arasındadır.

Bir kişinin diyabetli olup olmadığı Açlık Kan Şekeri (AKŞ) ölçümü veya Oral Glikoz Tolerans Testi (OGTT) yapılarak saptanır. 1921 yılında insülinin kullanıma girmesinden bu yana diyabetin tüm türleri tedavi edilebilmektedir ancak kesin bir tedavisi yoktur. 


Konu hakkında detaylı bilgi için hazırladığımız aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz;


Sağlıkla dolu günler dileriz. 

Doktor Bun | 09.07.2016 - Cumartesi

Doktor Bun'u sosyal medyada da takip edin ; 

WEBSİTE | BLOG | FACEBOOK  TWİTTER  | YOUTUBE DAİLYMOTİON 

Bu yazı Doktor Bun tarafından tıbbi kaynaklar kullanılarak yazılmıştır. Konu hakkında ilerleyen yıllarda yapılacak çalışmalarla ortaya çıkan değişmelerle birlikte bu yazı da güncellenecektir. Ayrıca bu yazı tamamiyle bilgilendirme amacıyla yazılmıştır. Hiçbir şekilde tanı ve tedavi amacıyla kullanılamaz.